MADEN SAHALARINDA ARAŞTIRMA ANILARI..Prof.Dr.Uğur KAYNAK

1971 yılı yaz sezonunda Etibank Maden Aramalar Dairesi Başkanlığında Jeofizik Induced Polarization Kamp Şefi olarak görev yapmaktaydım. Karadeniz dağlarının doruklarına yakın bir yerde, Çoloğ Dere’de kontrol traversi atarken eski bir Ceneviz maden yolu bulmuştum.Orada mutlaka bir şey var diye, seri çavlanlarla akan Çoloğ Derenin tabanına inmiştim. Bir daha da geriye dönüş ve derenin yosunlu yamaçlarından çıkmam imkânsız olduğundan, çavlanlardan aşağıya kaydırak yaparak cump diye “cadı kazanları”nın içerisine dala çıka, Kızıldere çatağına kadar geri gelmiş ve yaklaşık olarak derenin içerisinde bir kilometre yol almıştım. Derenin yamaçlarında yosunların altından altın renginde masif piritler çıkmaktaydı. Ya önüme çavlan değil de bir şelale çıkarsa diye epey korkmuştum. Ve de korktuğum başıma geldi. Beni burada kimsenin bulması olanaksızdı. Gözlüğümü çıkarıp düğmeli cebime kilitledim ve popo üstü yallah aşağıya. En az on metre yükseklikten suyun içine cump. O kadar zevkli oldu ki, keşke bir tane daha çıksa demeye başladım. Çataktan yukarı çıkınca, elbiselerimi çalıların üzerinde kuruttuktan sonra giyinip, traverse çıkıp ölçü alırken, (Arşet Türkiye’ye sığınan ve Etibankta kadrolu Jeolog olarak çalışan Iraklı Saddam’ın akrabası bir Takriti.)-Helal Olsun Arşet’e. Çoloğ derenin tabanında şelalelerin arasına inmiş numune almış. Deyince işçiler güldüler. -Noluyo Lan? Ne gülüyonuz? Deyince,-Şef, bırak Allahını seversen o Arap Çocuğunu. Buradaki bütün kestaneleri ezbere bilir. -Niyekine?-Altında uyumak için.-Hadi Yaaa! Peki o Çoloğ deredeki çekiç izleri kimindi? Masif piritleri aramama gerek kalmadı. Oraya ya bir jeolog iner, ya da şekilde görüldüğü gibi bir deli jeofizikçi!-Şef kim inecek? Gavur bile olsa onun Allahına Gurban. Don Hattie inmiştir.Don Hattie Etibanktan burslu(!) olup, raporunu Etibank’a verecek olan, Kanadalı bir doktora öğrencisi. Ömrü uzun olsun. Ondan ben de çok şey öğrenmiştim. Türkiye’de her şeye alışmıştı ama tanesi bir kilo gelen kırmızıturp’a bir türlü alışamamıştı. Bu meret, dünyanın her yerinde ceviz kadardır. Deyip duruyordu.-Şef çok yoruldun. Buyur bir elma ye.-Teşekkür.…-Ne bakıyorsun yiyip de attığım elma koçanına, evire çevire?-Ne bakacağım Şefim. Türk Jofizik’le Gavur Jeolog arasındaki farka bakıyorum. (Jofizik = Jeofizikçi)-Eee? Ne fark varmış?-Don Hatti’ye de bu sabah gelirken bir elma verdim. Sadece çekirdekleri geriye kaldı. Bir de senin yediğine bak. Attığın kısımla iki sincap doyar!-Haklısın!…O günden beri, o utançla yaşayıp, ne zaman elma hatta armut yesem, geriye çekirdekleri kalıncaya kadar kemiririm.… Ceneviz Maden yolu, inanılmaz sıklıkta tropik bir orman örtüsü altında adeta yok olmuştu. Bazan varlığı bile zorlukla seçilebiliyordu. Maden yolunun bittiği yerde eski galerilerden hiçbir iz kalmamıştı. Ancak lupla bakınca tumbada kalkopirit taneleri tesbit ediliyordu. Buraya kontrol traversi çalışması yaptıktan sonra, ana kampa dönmek için kabloları sarmaya başladığımızda saat 22’yi geçmişti. Kabloların toplanması en az üç saat süreceği için ben işi Ekip Çavuşuna (Mehmet Kahveci’ye) bıraktım ve bütün, ayı ve domuz itirazlarına rağmen,(Ayılarla aram iyidir! diyerek) tek başıma eski maden yolundan Çoloğ Dere’deki çadırlı kampa dönmek için yola çıktım. Eski maden yolunda ilerlemek için pala ve kirebi (kancalı nacak) kullanmak zorunda olduğum yerler vardı. Belimde Karadeniz yapımı yarı otomatik Beretta ve avcı bıçağı, bir elimde çok güçlü bir elektrikli fener, bir elimde pala, sırtımda kirebi, yola vurdum. Yolda sis birden iyice koyulaştı. Bir metre bile önümü göremiyordum. Ormanda arada bir duyulan kuş, çakal ve sansar sesleri, tamamen kesildi. Bir iki metreküplük hacimli ve yapraklarla dolu, sessiz bir deniz içerisinde yürüyor gibiydim. El fenerim de, yaklaşık beş metrelik parlak bir boru şeklinde parıldıyordu. Yolumu ayak yordamı ile buluyordum. Zifiri karanlık ormanda tek duyulan ses benim ayak seslerim ve dallara yapraklara sürtünmenden kaynaklanan, palayı savurmamdan kaynaklanan seslerdi… Kepçelik ve Çoloğ Dere çalışma SınırlarıDerken sağ tarafımdaki Kepçelik dağından gelen bir homurtu duydum.Daha, -Nedir bu, Ayı mı acaba? demeye kalmadan homurtu gürültüye dönüştü.-Yok yok bu bir heyelan derken, -Hayır böyle heyelan olamaz kepçelik dağı kayıyor diye düşündüm. Bütün bunlar bir saniye falan sürdü.-Her ne belâ ise ben bir iki saniyede ne olduğunu anlamadan ölmüş olurum herhalde, diye düşünürken bu sesi ilk duyduğum andan itibaren belki de iki-üç saniye geçmişti…Artık gürültünün tanımını yapmaktan aciz kalmıştım. Gürültünün oluşturduğu basınç ve titreşimi göğüs kafesimde çok net olarak duyuyordum. Kulaklarım sağır olmak üzereydi. Esner gibi çenemi açmak zorunda kaldım.İşte o anda, -Aman Tanrım bu bir deprem. Ölmeme gerek kalmadı. Dedim ve hemen iki ayak parmaklarımın üzerine yükselerek elimdeki feneri, ipinden tutup sarkaç gibi sallandırdım ve palayı yere atarak kol saatimin saniyesine bakmaya başladım. P ile S nin ilk varış zamanı arasındaki farkı saniyeden ölçecek, Fenerin sallanmasından doğrultuyu bulacaktım. Sesin gelişinden yönü zaten biliyordum. Hemen depremin yerini basit bir hesapla bilecektim. Depremin gürültüsünü kepçelik dağının 800 m daha derinliğinde Çoloğ derenin tabanına yakın yamacında duyuyordum. Benden yukarıda trilyonlarca ton kaya vardı. Karışık fazın, yıldırım hızı ile gelip ayaklarımın atından geçtiğini, sesin yön değiştirmesinden anladım. Ne yazık ki ne ilk şok, ne P dalgası, ne S dalgası ne de yüzey dalgalarını ayırt edemedim. Benim dengemi bile bozmadan ayaklarımı “zrrrrn” diye titreştirerek altımdan gelip geçti. Yüksek sesle bağırarak -Yuh olsun sana! Bu kadar gürültü patırtıdan sonra bu muydu sarsıntın?” diye depreme veriştiriyordum. Sadece kulaklarımın, basınçtan dolayı bir iki dakika sağırlaştığını hissettim. Çünkü tekrar yürümeye başladığımda yaprak hışırtılarını artık duyamıyordum. Oysa Espiye’de millet, don-paça dışarı fırlamıştı.Bu benim, sessiz ve karanlık bir sisle kaplı bir orman çukurunda, gece kuşlarının bile sustuğu bir anda duyduğum ilk deprem sesiydi.Deprem sesi de nedir?Depremin “P” dalgası, zaten katılarda ilerleyen ses dalgasından başka bir şey değildir. Ses dalgaları katılarda havaya göre daha güçlü ve çok daha hızlı yayılır. Bu güç, kayaların sertliği ile artar. Karadeniz dağları granit çekirdekli, sert volkanik kayaçlardan oluştuğu için ses dalgaları yani deprem “P” dalgaları çok az sönüme uğrayarak ve çok yüksek frekansta titreşerek, çok hızlı bir biçimde, yaklaşık 5000 m/sn hızla bu kayaçları kat ederler. (Havadaki ses dalgası hızı yaklaşık 340 metre/saniye kadardır.) Bu depremler milyarlarca yıldan beri yerkürede oluşa gelmektedir. Bu kadar çok darbelemeye karşı yer kabuğunun şimdiye kadar un-ufak olması gerekirdi. Ancak katı yer kabuğu bloklanarak ufalanmaktan kendini korur. Bloklanmanın düzlemleri düşey yatay ve verev (diyagonal) çatlak sistemleri tarafından oluşturulur. Her bir kaya bloku birkaç ton ağırlığında olabilir. Bu bloklar deprem dalgaları geldiğinde, birbirlerinin üzerinde kayarak bu deprem dalgalarını iletirler. Bu sırada da zaten daha önceden parçalanmış olduklarından tekrar parçalanmalarına gerek kalmaz. Bu şekilde ufalanmaktan kurtulurlar. Bu blokların her biri bazen başka bileşimde, başka sertlikte, başka geometride ve başka büyüklükte olduğundan, çok çeşitli frekansta ses üretimi gerçekleşir ve bütün bu güçlü sesler, deprem sırasında birbirine karışarak yeryüzünde hiçbir sese benzemeyen bir gürültü oluştururlar. Bu korkunç seslerin bir de 14 km derinlikte çok yüksek basınç altında ve çok sert kayaçların bloklarında oluştuğunu ve bant pass filtreli bir ses düzeneği ile alındığını düşünün. İşte Rusların kaydettiği deprem sesleri böyle elde edilmiştir. Kaldı ki bu sesleri üreten depremin Sibirya’da oluşmasına da hiç gerek yok. Ruslar biri Kula yarım adasında, biri Sibirya’da iki adet 10 km’den daha derin stratigrafik keşif sondajı yaptı. Elde ettikleri bilgiler çok gizli. Yeryüzüne çıkardıkları örnekler çok gizli. Bu dev sondaj makineleri özellikle bu maksat için imal edilmişlerdi.…Ertesi gün işçiler, siste bulamadıkları kayıp elektrodları aramaya gittikleri için çalışamadık. O akşam kampta sadece ben ve geçe bekçisi Mehmet Dayı vardık. Mehmet dayı Karadeniz’in doruklarında yüzlerce yıldan beri yaşadıklarını söyleyen bir garip köyün bireyi. İyi de Mehmet dayının konuşması hiçbir Karadeniz’liye benzemiyor ki. Hadi konuşmasını bir yana bırakalım Mehmet Dayı tam olarak Tatar-Moğol karışımı bir tip.Kampımız derenin tabanından elli metre yüksekte yamaca, kazma kürekle açılmış bir platforma kurulmuştu. Çardağın altında kitap okumaktaydım. Zaten vakit de epey geç olmuştu. Uykum gelmediği için kitap okumaktaydım. Birden dereden gelen ürkütücü bir ses duydum.-ŞŞRRAAaaakkk!Bu duyduğum ses, tam anlamı ile iri yarı bir kamçı sesiydi. Yaklaşık yarım saniye sonra başımın üzerinden sanki çok hızlı bir şey geçti -Vıjjjjjt!Derken bir saniye kadar sonra, derenin karşı yamacından bir ses geldi,-TAK!Mehmet Dayı:-Vay alçak herifler. Şef siper al!Diye bağırdı. Hemen su bidonunun arkasına siper aldım. Beretta’yı kemerin arasından çıkardım. Mermiyi namluya sürdüm. Emniyeti açtım. Bidonun kenarından sesin geldiği yere doğrultarak bekledim. Bizim jeneratör çalıştığı için ve de çadırlar arasında direk üstü ampullerimiz olduğu için kabak gibi meydandaydık. Derken karşı yamaçta sanki aniden yanıp sönen bir ışıltı parıldadı. Sanki çakıldığı halde ateş almayan bir çakmak gibi bir şeydi bu. Bir saniye sonra Şrraaak, Yarım saniye sonra Vıjjjt. Bir saniye sonra Tak. Derken ateş serbest komutu almışlar gibi serbest ateş başladı.Işıltı, Şrrraaak, Vııııjt, Tak.Işıltı, Şrrraaak, Vııııjt, Tak.Işıltı, Şrrraaak, Vııııjt, Tak.……-Yahu Mehmet Dayı. Nasıl oluyor da Ses hızını aşan merminin Şrrrakk sesini başımızın üzerinden yavaşlayarak geçen merminini Vıııjjt sesinden önce duyuyoruz?-Şef. Ben nerden bileyim Allah Aşkına?-Mehmet Dayı buldum. Tabi Şrrraak önce gelecek. Ses duvarını aşan merminin patlama sesi de en azından ses hızı ile bize doğru gelirken, merminin önüne geçiyor.-Eyi Bari. Başın göğe erdi mi?-Mehmet Dayı. Bana yatağımın başucundan mermi getir.…On dakika kadar sonra,-Mehmet Dayı.-Buyur.-Benim uykum geldi.-Bu gürültüde mi yatacaksın? Hem çadırlarda mermi deliği var. Ona göre.-Hayır canım. Diyorum ki bu sevgili arkadaşları evlerine gönderelim.-İyi de nasıl?-Bak şimdi. TAK! Bu biiiir! TAK! Bu ikiiiiii! TAK! Bu üüüüüç Hayda bu dört demeye gerek kalmadı dördü de haşır huşur, haşır huşur Vınnnn!-Nasıl yaptın şef!-Gündüz manzarasını gözümün önüne getirip mesafe hesapladım. Mermi ses hızı ile ne kadar gidiyor. Yavaşlayınca ne kadar gidiyor, diye hesaplayınca, nişan tutturmak için namluyu tahminen iki metre kadar ışıltıların yukarısına nişan aldım. Adamlardan biri mermiyi alsa bile, gözüne gelmedikçe ağır yaralanma yapmayacağını umut ederek ateş ettim. Biz sütre gerisindeyiz. Onlar çalının arkasında. Geri zekâlılar korumasızlar yani. Nişan tutunca da panikleyip çalıları haşır huşur yararak kaçtılar.Bir hafta kadar sonra bize ateş açanlardan iki-üç kişiyi, benim işçiler yakalayıp karşıma getirdiler,-Aha şefim, biri budur. Benim amcaoğlu!-Aha şefim, bu utanmaz da benim küçük kardeşim!…-Ulan terbiyesiz herifler! Niye Kampı ateş altına aldınız?- …-…-Söylesenize. Bir sebebi vardır herhalde. Yoksa eğlence olsun diye mi?-Yok yok yok. Öğle şey olur mu Şef?-Peki neden?-Bizi de işe alman için!-Neeeee? Nasıl olacaktı o iş?-Biz başka türlü bilmiyoruz. MTA Kampında hep öyle oluyordu!!! Ama sen bizi vuracaktın! Biz de bir daha ateş etmeye gelemedik.-Anlaşıldı. Yine de sizi Şantiye’ye göndereceğim. Benim yetkim yok. Eğer ihtiyaç varsa onlar işe alırlar.…Bilmiyorum diyemeyeceğim. Ama hatırlamıyorum. Acaba benim gönderdiklerimden işe alınanlar oldu mu? Şimdi nasıl pişmanım. Nasıl pişmanım. Bilemezsiniz.Yaklaşık on yıl sonra okuduğum bir gazete haberi:ETİBANK KIZILKAYA MADENİNDE, YERALTINDA ÇALIŞANLARIN HEPSİ SİLİKOZ’DAN ÖLDÜLER! (A.A.)Kızılkaya’da sürülen galerinin, Türkiye’de bilinen en sert taşlardan biri olan hornfels’li kuvarsit içerisinde açılması nedeniyle…