ŞEREFİYE ŞANTİYESİ-2

Arazide,
Jeofizik (Induced Polarization ve Vertical Loop Electromagnetic)
Genel Jeoloji (1/25000’lik ve 1/1000’lik dokanak + tektonik harita)
Jeokimya (Sistematik numune)
Sondaj (Bir adet çift tüplü Konvansiyonel, bir adet üç tüplü Wire-Line makine ile)
Galeri İhzarat (Önce yarma, sonra desandri temizleme)
Çalışmaları yapmaktaydık. Söylemeden geçemeyeceğim. Etibank’ta çalıştığım her sahada kesinlikle bir Ceneviz eski imalatının izlerine rastlamışımdır. Burada da on metre çapında, bir metre derinliğinde bir çukur bulduk. Biraz temizleyince bir Ceneviz desandrisi ortaya çıktı. Oysa arazide öyle, “burada maden var” denilecek boyutta bir alterasyon da yoktu. Nasıl bornitin kokusunu almışlar? İnanılır gibi değil.
Her öğle yemeğine şantiyeye gidiyorduk. Bazen yemek hazır olmuyordu. Bunun üzerine yaş ortalaması 23-25 falan olan ekip, ellerine çatal bıçağı alıp tabaklara vurarak, (bir tv reklamından alıntı):
-Acıktıııım acıktııım. Anneciğim acıktım!
Temposu tutmaya başlıyorlardı. Aynı zamanda tabldot şefi olan Jeofizik Teknisyeni Şahin, mutfağın kapısından kafasını çıkarıp,
-K…ımı yee, k… ımı yeee. Yavrucuğum kı…ımı ye!
Diye yanıtlıyordu.
Her gün maden sahasına giderken yol ayrımına gelince durarak, arabanın camı hizasında, yol yarmasına yuva yapmış iki adet küçük boy “şaşkın” Baykuşa,
-Günaydın Baykuş. Günaydın Bayankuş. Bugün nasılsınız? İyi avlar dileriz.
Demeden geçmiyorduk. Bir gün kuşlara günaydın demeden geçince, çift sıralı Pick-Up’taki yedi kişi birden isyan etmiş ve geri dönüp onlara günaydın demek zorunda kalmıştık.
Yine bir gün öğleden sonra maden sahasına gidince, Maden Başçavuşum sapsarı bir yüzle yanıma geldi.
-Şefim size de bana da geçmiş olsun!
-Hayrola?
-Hayırdır. Az kalsın 15 işçiyi toprak altına gömüyorduk. Desandri’nin yarmasında çalışırken ben yarmaya girmeyip sürekli kenarlarda dolaşmaktaydım. Çatlağı görür görmez. “Çıkın ulan dışarı” diye bağırdım. Herkes yarmadan çıktıktan sonra manivelayı çatlağa takıp hafiften oynatmamla birlikte, yarmanın içerisi en az on kamyon kaya ile doldu. Şimdi işçiler ağaç altında dinleniyorlar. Hepsi şokta. Elleri ayakları tutmuyor.
-Sağolasın. Allah Korumuş onları. Ömrümüz hapislerde geçerdi vallahi. Sen paydos et. Ben hemen benzin alıp Bulancak’a gidiyorum. Sana maden direği getireyim. Bundan sonra iksa yaparak çalış. Haydi Haci Fehmi. Benzin doldur da gel. (Haci Fehmi benim kadrolu şoförüm).
Daha önceki anılarımdan birinde Kebandaki bir sondajımda kurşun kesilmesi üzerine Bulancak’taki kutlama sofrasından nasıl gece yarısı sarhoş kafayla kaçtığımı, 23 adet lase virajı nasıl uyuklayarak Mesudiye deresine indiğimi, dere tabanında öküz büyüklüğünde iki adet domuzla karşılaşmamızı falan anlatmıştım. Tekrar anlatmayayım.
Şimdi adını hatırlayamadığım bir amatör madenci bir aydan fazladır kendi ruhsat sahasını bize gösterip taktik almak için yalvarmaktaydı. Sonunda razı olduk. Jeolog Tuncay’ı ve Jeomorfolog Kemalettin’i de alarak madencinin ruhsat sahasına gittik. Saha kösedağ’ın tam tepesindeydi. Dağ yolundan yarı yüksekliğe kadar canavar Inter’le çıktık. Yolun bittiği yerde biz dört adet katır beklemekteydi. Ben katıra ilk kez binilip de inildiğinde ne kadar yürüme zorluğu çekildiğini bildiğim için binmedim. Diğerleri bindiler. Zirveye 150-200 metre kot farkı kaldığında bizi bir “koyun yaylası”nda yemeğe alıkoydular.
Sofrada yok yoktu. Ben önce önümde duran tabaktaki yoğurttan bir kaşık alıp boğazımı yağlayayım dedim. Aman Tanrım! Bu da ne? Yediğim şeyin yoğurt mu, Kaymak mı, Tereyağı mı, Yoksa binbir çeşit çiçek aroması mı, olduğunu ayırt etmek olası değil. Hemen bahanemi hazırladım:
-Arkadaşlar. Daha önümüzde tırmanacağımız 150 metre falan var. Dolu mide ile zor olur. Şimdilik bir altlık yapalım. Zirveye çıkıp eski imalatları görelim. Dönünce yeriz. Ben şimdi bu yoğurtla idare ediyorum.
-Tamam taman. Sen yeme. Biz şimdi de yeriz. Dönünce de.
Beş dakika sonra Kemalettin birden,
-Neymiş şu yoğut be! Diyerek benim yoğurda kaşığını daldırdı, ağzına attı ve o saygılı Kemalettin bana dönerek,
-Vay Eşş…!
Dedi. Tuncay da yoğurda kaşık daldırdı. Hemen madenciye
-Bize de bu yoğurttan getirsinler dediler.
Yoğurtlar geldi. O canım kuzu tandırın yüzüne bakan yok. Madenci ise ağlamaya başladı.
-Ah benim akılsız başım. Ne diye bu kadar masraf yapmışım ben? Üç tabak yoğurtla işi bitirecekmişim.

Daha sonraki günlerde şantiyede bir adet sabotajcı olduğu meydana çıktı. Beni kendileri için tehlike olarak gören üst kademedeki arkadaşlar(!) genç jeofizikçilerden birini kandırarak şantiyemde alınan jeofizik ölçülerini sabote ettirmişler. O ölçüleri de kışın seminer konusu yaptılar. Önce hiçbir şey fark etmedim. Son gün Başbakanlık teftiş kurulundan iki adet gözlemcinin de seminere katılacağı duyurulunca kuşkulandım ve biraz hazırlık yaptım. Seminerde Şerfiye’ye sıra gelince benim jeofizikçilerden biri kendi aldıkları(!) ölçülerin güvenilir olmadığını ileri sürdü. Bunun üzerine söz alarak ölçülerde bazı yanlışlıklar fark ettiğimi, arkadaşları üzmemek için yüzlemediğimi, O yanlışlıkların neler olduğunu ve nasıl onları düzgünlediğimi ayrıntıları ile anlattım. Bu sırada dünya literatüründen canlı örnekler vererek yaptıklarımı destekledim. Yaptıklarımın, I.P. Teorisine katkı koyacak bir çalışma olduğunu ispatladım. Bunun üzerine Teftiş kurulu müfettişlerinden biri söz alarak, kendisinin de teknik eleman olduğunu, yapılan işlemlerden tam olarak tatmin olduğunu, zaten elini aletlere sürmemiş olan bir kişinin sorumlu tutulamayacağı, yapılan düzgünlemenin de bilimsel verilere dayandırıldığını söyledi. Konuşmasının sonunda da Uğur Kaynak’ın bu savunmasının üzerine bir cümle söyleyebilecek birisi var mı aranızda diyerek bağladı.
Seminerden sonra müfettişler odama gelerek beni kutladılar. Çay içerken sordum:
-Konuşmanız için teşekkürler. Fakat anlamadığım bir şey oldu. Uğur Kaynak’ın savunması dediniz. Ne savunmasıydı bu? Neden o kelimeyi kullandınız?
Birbirlerine şaşkınlıkla bakıştılar. Ve sonunda,
-Sizin haberiniz yok galiba. Biz misafir dinleyici olarak değil, sizi soruşturmak üzere buradayız. Üç gündür de yaptığınız başarılı çalışmaları incelemekteyiz. Fakat vereceğimiz rapor, sizi bundan sonra fazla rahatsız etmemeleri yönünde olacaktır. Aksi halde bizi buraya davet edenlere soruşturma açmamız gerekecektir ki bu durumda sizin de zarar görmeniz olasılığı var. Yalnız size söylemekte bir sakınca görmediğimiz bir durum var. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığına, size iki maaş ikramiye verilmesi konusunda Başbakanlıkça yazı yazılmasını temin edeceğiz.
-Teşekkürler.
-Bir de sizinle maaile görüşmek istemekteyiz. Uygun bir gün bildirirseniz misafirliğe gelmek isteriz.
-Hay hay. Çok seviniriz.
Derken önce onlar bize geldi. Bir hafta sonra da bizi davet ettiler.
Aslında bu sabotaj hikâyesini yazmak istemiyordum ama, takip eden paragraftaki olayı anlatabilmek için bağlamam gerekiyordu.

O ziyaret gününde eşimi evde hasta olarak bırakıp çıktım. Akşam eve geldiğimde eşim yogan-döşek yataktaydı. Ateş otuzdokuz. Antibiyotik tedavisine başlamışlar. Hanımın teyzesinin kızı “Deli Perihan” da evde koşturup duruyor. O zaman ev telefonumuz bile yok.
-Ben gidip Mehmet Bey’lere hastalığını haber vereyim. Dedim.
-Hayır. Hazırlık yapmışlardır. Ayıp olur. Perihan’ı o yüzden çağırdım. Perihan bana vekâlet eder. Beraber gidersiniz.
-İyi de, Perihan böyle bir ziyaret için uygun mu sizce?
-E aşk olsun yani enişte. O kadar da eşek değiliz! Olcay’a dilimi tutacağıma dair söz verdim. Aha sana da söz veriyorum. Ağzım var dilim yok! Tamam mı?
Mecburen kalktık gittik. Zaten iki üç sokak ötede oturuyorlardı. İçeri girince Perihan’ı tanıştırdım.
-Hanımın teyzesinin kızı. Orman mühendisi. Bu akşam hanıma vekâleten bana eşlik ediyor.
Hoş beşten sonra Müfettiş Bey, “Siz nasılsınız Perihan Hanım” diyecek oldu. Bizim Perihan önce ufaktan anlatmaya başladı. Sonra bunları şöyle bir yokladı.
-Perihaaan!!! Söz vermiştin dediysem de,
-Bi Dakka Uğur! Müdahale etme lütfen. Şuraya sohbet etmeye geldik değil mi? Evet Mehmet bey. Nerede kalmıştık. Bakan beni çok iyi tanıyordu. Odasında 1.5 saat kilitli kaldıktan sonra arka kapıdan kaçarken koridorda yakaladım.
-Bi Dakka Sayın Bakanım. Bu sizin eşşoleşşek özel kalem müdürünüz beni sizinle görüştürmüyor dedim! Bakan,
-Öyle şey olur mu Perihan hanım. Buyurun görüşelim. Dedi

Beş dakika sonra Müfettiş Mehmet beyin sandalyesi Perihan’ın bir metre mesafesine çekilmiş, müfettişin hanımı ise Perihan’ın dizinin dibine halıya oturmuş, hem gülmekten gözyaşlarını siliyorlar, hem de kasıklarını tutuyorlardı. Bizim Perihan dinleyicilerden fazlaca memnun olmuş olacak ki biraz da sallamaya başladı. Artık resmen “Stand-Up Ona Man Show” yapıyordu. Arada bir “Perihan ufak doğra” falan dediysem de dinletemedim. Ev sahipleri hepten beni unuttular. Kendi çayımı bile kendim gidip mutfakta doldurmak zorunda kaldım…

  • Yazıları

Prof.Dr.Uğur KAYNAK: Elazığ’da doğdu. İlk, Orta ve Lise Öğrenimlerini aynı kentte yaptı. 1965 yılında İ.Ü.F.F. Jeofizik-Jeoloji Lisans, 1977 yılında Ms.D. çalışması yaptı. İki yıl aynı bölümde asistan olarak çalıştı. Kendi isteği ile ayrılarak Yedek subaylık hizmetini Lüleburgaz’da Ulş. Yd. Sb. olarak yaptı. 1967 yılında Cizre’de 742 ve 753 No’lu sahalarda petrol jeolojisi etütleri yaptı. Ankara Beynam kömür ocaklarında şantiye şefi olarak çalıştı. 1969 yılından itibaren Etibank Maden Aramalar Dairesinde Jeofizikçi, Kamp Şefi, Baş Mühendis ve Şantiye Şefi olarak 9,5 yıl çalıştı. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığın tarafından, üretimi artırıcı çalışmalarından dolayı iki kez ödüllendirildi. 1978 yılında Elazığ DMMA’da, YÖK Yasasından sonra Fırat Üniversitesinde Öğretim Görevlisi olarak çalıştı. 1984 yılında Yrd. Doç. Dr. olarak Yıldız Üniversitesine atandı. Kocaeli Üniversitesinden 2000 yılında Kadrolu Profesör olarak emekli oldu. Evli ve iki doktor babası olan U. Kaynak’ın 59 adedi depremle ilgili olmak üzere 150’den fazla yayını bulunmaktadır.

Bir cevap yazın