ŞEREFİYE ŞANTİYESİ-3-AZRAİLE ÇALIM

0

maden
Benim şoför Hacı Fehmi ramazan geldikten sonra durmadan bir kenara çekilip kur’an okumaya başladı. Hiç kimse onu okurken rahatsız etmemeye çalışıyordu. O zaman da ramazan yaza gelmişti. Demek ki ramazan bir devir yapmış. Baba Erenler’e Paşa hazretleri iftar davetinde:
-Afiyet olsun baba. Nasıl, ramazanı memnun edebildik mi? diye sormuş.
-Memnun olmasaydı her sene onbir gün evvel gelir miydi? diye yanıtlamış.
Bir gün sondajlardan birisi istavroz saplamalarını kesmişti. Beş-on kuruşluk saplamanın yedeği olmadığı için sondaj yatıyordu. Hemen Hacı Fehmi’yi de alıp arabaya atladım. Doğru Sivas’a. Zara ile Hafik arasında kilometrelerce virajlı ve inişli çıkışlı bir yol vardır. Bunun nedeni arazinin dağlık olmasından değildir. Dünyanın en büyük alçı taşı yatakları buradadır. Alçı taşının erime boşlukları düz araziyi yamuk yumuk hale getirince, güçsüz iş makinelerinin yaptığı karayolu da eğri-büğrü olmuş.
İne çıka, hoplaya zıplaya gidiyoruz. Birden karşıdan, dar bir şakuli virajın içinden bir TIR çıktı. İçinde iki kişi vardı. İkisi de atletliydi. Ve ikisi de, karşılaştığımız “o” bir saniyelik anda, ellerini havaya kaldırarak bana garip bir işaret yaptılar. Aynı anda direksiyonu sağa kırdım ve arabayı 80-90 km/saat hızla banketin imlasına yatırdım. Tam o anda karşıdan hayalet gibi çıkıp gelen “Dadaş Turizm” TIR’ı solladı. Yani benim yarım saniye önce terk ettiğim yerden, 100 km/saat hızla TIR’ı solladı. Görebildiğim tek şey yirmili yaşlardaki bir otobüs şoförünün altın yaldızlı apoletlerinin hoplamasıydı. Dodge Pick-Up’ı epey bir kaydırıp, imlayı pulluk gibi sürdükten sonra asfalta sağ salim çıktık. TIR sağ bankete çıkmış park etmişti. İki şoför de, elleri bellerinde, bize bakıyorlardı. Geri-geri yanlarına gidip, biz de bankete park ettik. Hungario-Camillon firmasının TIR’ı idi. Adamlar yabancı dil bilmiyorlar. Tarzanca konuştuk. Her ikisine de teşekkür ettim. Sonra, parasını zorla vererek iki kutu altın yaldızlı “Ceylon Tea” aldım ve tokalaşarak ayrıldık.
Beş dakika sonra Hacı Fehmi:
-Şefim ben daha şimdi anlamişim neler olduğuni. Direksiyonda ben ulsaydim şimdi ikimiz de ülmiştik. Hey’atimizi gurtardin. Sen nasi anladın? Sen nasi attin arabayı aşağı?
-Vademiz yetmemiş haci.
-He vallahi dorği!

Sivas’ta hem bol miktarda istavroz saplaması aldık. Hem de Sanayi Sitesinde ısmarladığımız morset çenelerini almaya gittik. O sırada önümüzden TPAO’nun Jeep’i geçti. İçerisinde sadece kıyafeti pek şoför’e benzemeyen bir sürücü vardı. İşaret ederek durdurdum.
-Merhaba. Ben Etibank Maden Aramalar Şerefiye Şantiyesi Şefiyim. Yoldaki levhanızı görünce, ne zamandan beri “bir gidip bakayım neler yapıyorlar” diyordum. Kısmet olmadı. Ne zaman uygun olursunuz?
-Merhaba, ben de Hafik Arama Grubu Şantiye Şefiyim. Çok memnun olurduk. Ama toplandık Erzurum’a gidiyoruz. Ben de bir ağır vasıta şoförü aramaya geldim.
-İşte yanımda. Onu sana verebilirim.
-Çok sevinirim. Bir saattir dolaşıyorum. Bulamamıştım. Ücretini veririz.
-Orası beni ilgilendirmez. Haci, sen şu boş kâğıda bir imza at. Şantiyede izin dilekçesi bulunsun. Salimen dönünce yırtarız. Haydi güle güle.

Dörtbeş gün sonra haci geldi.
-Şefim arazili sekiz çeker dev gibi kamyonu görünce korktum. Kasasında anlamadığım cihazlar vardı. Sonra sürünce hemen alıştım. Vapur gibi gidiyordu. Beni kolbaşı yaptılar. Çok rahat bir yolculuk oldu. Şefim bana çok para verdiler. Bunun yarısı senin hakkındır.
-Saçmalama Haci. Duymamış olayım.
-Şefim asıl şimdi senden bir ricam var. Benim hanım hastedir. Emaliyat lazım. Para olmadığı için ben de burada hep dua ediyordum. Şimdi izin verirsen gidip onu emaliyat ettireyim.
-Tamam. Bir hafta izin yeter mi?
-Yeter inşallah.

On-onbeş gün sonra Şantiye ofisinde o gün Haci Fehmi ile benden başka kimse yoktu. Derken iki tane uzun sakallı alevi dedesi ziyaretime geldiler. Daha ne olduğunu anlamadan bunları izleyen iki tane de çember sakallı hoca efendi geldi. Hoş beşten sonra sondum:
-Sebeb-i ziyaretiniz?
-Efendim siz alevi misiniz, Sünni mi? Onu öğrenmeye geldik. Çünkü duyduğumuza göre hem oruç tutuyormuşsunuz, hem de sigara içiyor muşsunuz. Doğru mu?
-Doğru. Önce hemen belirteyim ki Sünni ve hanefiyim. Şimdi bütün şantiye personeli ile birlikte ben de oruç tutmaya başladım. Fakat günler geçtikçe dağda bayırda araba sürerken hata yapmaya başladım. Özellikle tek başıma iken iki üç kez bu dalgınlık yüzünden tehlike atlattım. Bunun üzerine “çocuklarım babasız mı kalsın? Oruç mu yaralanmasın?” tercihi ile karşılaştım. Hem şantiye personeline saygısızlık olmasın, hem de benim tehlikeli araba sürüşüm son bulsun diye, dört beş gün önce sahurda yüksek sesle,
“-Ya Rab-el Âlemin. Yarından itibaren sigara içerek oruç tutmaya niyet ettim. Hayatım boyunca tuttuğum tutacağım tek ramazan budur. Kabul buyur.” Deyince kıyamet koptu. Hepsi birden “öyle şey olmaz”. Dediler. Ben de, “ben tutarsam olur” dedim. Böyle bir yarı ciddi, yarı şaka olay gerçekleşti. Böylece sahurda ve iftarda personelimden geri kalmıyorum. Ama oruç da tutmuyorum. Diye açıkladım.
-Tamam. Sizin bileceğiniz bir şey. Biz bir şey söyleyemeyiz. Dediler.
Daha sorma konu Alevi-Sünni karşıtlığına geldi. Hoca efendiler Alevileri kâfirlikle suçladılar. Dedeler onları softalıkla suçlayıp kendilerini Kur’anla savundular, falan derken olaya el koydum.
Önce imam Hanefi’den başladım anlatmaya, sonra imam Caferi’nin içtihatlarından örnekler verdim. Daha sonra Ahmediyye’den ve Caferiyye’den örnekler verdim. Ve tam kıvamına gelince şu Farsça ilahi ile son darbeyi (Behlül-i Dânâ’nın Harun Reşid’e cavaben yazdiği şiir ile) vurdum.
Der Uhud Cibrili goftar, ezzeban-ı Girdigar
“-Lâ feta ille Ali lâ Seyfe ille Zülfikar”
Ger na bûd-ı zarb-ı dest-i Haydar-ı Düldüs’suvar
Kes na gofti der Cihan “Allahu Ekber” aşikâr.
Ve ardından Türkçe bir ilahi
Düştü Hüseyn atından
Sahra-i Kerbela’ya
Cibrili git haber ver
Sultan-ı embiya’ya
Kur’an edip tilavet
Talha’yı öldürürler
Tarik Mezhep diyerek
İslam’ı böldürürler!!!

Siz de İslam’ı böldürmeyin!!!
Bu sırada ofisteki manzara şöyleydi. Hacı Fehmi de dâhil olmak üzere beşi de gözyaşlarını silmekteydiler. Sonunda kalkıp birbirlerine sarıldılar. Hacı Fehmi elimi öpmeye kalktı. Zor kurtardım elimi. Bu sırada ofisin camekânından da civardaki esnaf ve çoluk çocuk bizi tiyatro izler gibi izlemekteydi.
Bunları nereden bildiğimi sorarsanız, yanıtına ben bile inanamıyorum. İlkokulda iken rahmetli annemin bize okuduğu kitaplardan ve anlattıklarından biliyorum. Hiçbir zaman gereksinim duymamıştım. Lazım olunca bilinçaltından bütün ayrıntıları ile çıktılar.

Sonbahar gelmişti. Ekibimin yarısını Ankara’ya göndermiştim. Tam o günlerde topido gözünden 1800 TL’lik faturam kayboldu. Hanımdan para istedim. Açığı cepten kapatıp Bulancak Şantiyesi ile hesap kestim. Şerefiye Şantiyesini toparlamaya başladım. Kar yağınca da paydos ettik.
Bu fatura hırsızlığını sadece Hacı Fehmi ve ben biliyorduk. Ben pek üzerinde durmadım ama Haci Fehmi “Kim yapabilir” diye araştırmaya başladı. Bir sonuç alamadı. Derken döndükten bir hafta sonra Ankara’da muhasebeden çağırdılar. Gittiğimde büyük bir sürprizle karşılaştım. Etibank’ın tarihinde ilk kez, Mutemet veya Veznedar olmayan bir teknik elemana “kasa tazminatı” çıkmıştı. Genel Merkez Yönetim Kurulu Kararı ile Uğur Kaynak’a 1800 TL Kasa Tazminatı ödenmesine. Diyordu kâğıtta.
Bunu duyan Haci Fehmi olayı şöyle açıklıyordu.
-Hiç şaşırmadım Şefim. Kuruşu kuruşuna çalınan miktar kadardır. Çünkü sen Allah’ın sevgili kulusun.

Leave A Reply